Çocukluğum ve ilkgençliğim, kahve köşelerinde vakit harcamaya çok müsait bir yerde geçti. Nedense, o zamanlar bir direnç geliştirmiş ve kahveler, bilardo salonları, buluşma kafeleri gibi mekânlarda uzun süreler geçirmemek üzere kendi kendime söz vermiştim. Bazen uğradığım oluyordu elbette, ama o kadar... Örneğin amatör ligde yer alan basketbol takımı olarak, maça doğru yolu çıkmadan önce bir kahvede bir araya geliyorduk. Ben genellikle buluşma saatine yarım saat ya da kırk beş dakika kala orada oluyordum; bazı takım arkadaşlarım (abiler) zaten hep oradalardı. Kâğıt oyunları, okeyler, çaylar, kahveler, sigaralar... (Bu arada nedense, bulunduğumuzdan bir üst lige bir türlü yükselemiyorduk!)
Oyunlara baktığım kadar etraftakileri de izliyordum; abileri, amcaları, hatta dedeleri (o zamanlar hemen hemen herkes benden büyüktü). Kendi kendime katı bir söz vermiş ve ısrarla uyguluyor olmama rağmen, kahvelere adım attığımda küçümseme, kızgınlık ya da üzüntü duyduğumu hatırlamıyorum. Aksine oradaki her bir kişiye farklı bir gözle bakıyordum; söz verip tutamadıklarını, başka sözler vermek zorunda bırakıldıklarını, imkânlarının yetersiz olduğunu vb; kısaca, şimdiki aklımla söylersem, "tutunamayanlar" olarak geliyordu bana her biri. Sanki oyunların çetelesini tutan kişi bir anda önündeki kâğıda bambaşka şeyler yazacak gibi dururdu...
O zamanlardan bana kalan, sarı-siyah tükenmezkalemler... Çoğunlukla kalın uçlu, siyah yazan sarı tükenmezkalemler olurdu yeşil çuhalı masalarda (BIC marka özellikle). Aslında "cristal", yani şeffaf olanları da fazlaydı, ama ben diğerlerini daha çok seviyordum. Özensizce de olsa genellikle A5 boyutunda kesilmiş (yırtılmış) ve kocaman metal bir kâğıt kıskacıyla (MAS marka) bir araya getirilmiş saman ya da müsvedde kâğıtlarla o tükenmezkalemlerin uyumu çok az şeyde vardır. Altta sümen varmış gibi yumuşak bir doku üzerinde zahmetsizce, kayar gibi yazar o tükenmezkalemler... Şimdilerde yeni modellerinin uçlarını incelttikçe inceltiyorlar, saman kâğıtları yırtmadan yazmak imkânsız.