Kimi alışkanlıklarımı kitaplardan, yazarlardan edindim; özenmek, etkilenmek de denebilir. (Yeşil tükenmezkalem ya da dolmakalemde yeşil mürekkep kullanmaktaki ısrarımın müsebbibi Kara Kitap'tır örneğin.) Bazı kitaplara, defterlere, kalemlere, silgilere bir başka gözle bakmamın sebepleri de burada aranabilir, ama kırtasiye ürünlerine düşkünlüğüme tek tek kanıtlar bulmak yerine toptan bir yaklaşımla Freud'a sarılarak (çocukluk dönemindeki izler erişkin yaşamını kökten etkiler) çocukluğuma inebilirim; çıraklık...
İlkokuldan başlayarak lisenin ortalarına kadar bir kırtasiyede çıraklık etmiş olmanın her şeyi açıklığa kavuşturacağını biliyorum; Süskind'in dediği gibi, "o varla yok arası kokular dünyası." Yalnızca bir kitabın, bir defterin, bir kurşunkalemin ya da bir silginin (o Arı Maya'lı silgiler) kokusu değil, tümünün birbirine karışmasıyla ortaya çıkan ve unutamadığım kırtasiye kokusu halen, bir kedinin her daim bir ciğerciye, kasaba, tavukçuya doğru meyletmesi gibi beni de o dükkânlara çekiyor. Bir süre sonra sürekli, bıkmadan usanmadan, belki de hiç kullanmayacağını bildiğin halde almaya devam ettiğin şeyler birikiyor, biriktikçe başka bir anlam kazanıyor; bunun adı "biriktirmek" değildir artık, "vazgeçememek"tir...
Sanırım Murathan Mungan'dı, kullandığı kurşunkalemleri küçüldüklerinde, rahat kullanılamaz hale gelseler de atamayıp biriktiren. (Murathan'95'te mi yazmıştı?) Bu alışkanlığın kaynağı bu mudur bilmiyorum, ama küçülen kurşunkalemleri biriktirmiyorum aslında, onlardan vazgeçmek istemiyorum. bunu biliyorum. İtalya menşeili Fabriano'nun "uzatıcı"sı, onları kullanmaktan da vazgeçmeyeceğimin garantisi. Ya da her defasında kendime engel olamayıp birkaç tanesini cebime attığım IKEA kalemlerinin tek kullanımlık olmadıklarının...





